
Hayatımızın pek çok evresi öğrenme ile geçiyor. Anaokulundan başlayan eğitim yolculuğu, lise yıllarına geldiğimizde yerini gelecek hayallerine ve hedeflere bırakıyor. Kimi zaman aile baskısıyla, kimi zaman da kendi özgür irademizle, meslek sahibi olma amacıyla yükseköğrenimi hedefliyoruz. Bu yolda çalışıyor, çabalıyor, zaman zaman bocalıyoruz. Bir kısmımız yükseköğrenim hakkını kazanıyor ve bunun sevincini yaşıyoruz. En az dört yıl boyunca bir üniversitede, belirli bir alanda eğitim alıyoruz. Yanlış anlaşılmasın; bundan otuz yıl önce ben de aynı süreçten geçtim ve bunun bana çok faydası oldu. Bugünkü ben olmamda önemli bir paya sahiptir. Ancak bu konuda söylemek istediklerim var.
Gelişen teknolojiler, akıllı cihazlar, internet, sosyal medya, daima çevrimiçi olabilme imkânı ve yapay zeka gibi yenilikler hayatımızın her anına girmiş durumda. Bu değişim, eğitimin — özellikle de yükseköğrenimin — rolünü yeniden düşünmemizi zorunlu kılıyor. Beklentilerimizi ve hedeflerimizi artık buna göre şekillendirmeliyiz. Yirmi, otuz yıl önce, dört yıllık bir yükseköğrenim programını tamamlayıp diploma sahibi olmak, iş hayatında pek çok kapının açılmasına yeterli olabilirdi. Ancak bugün tablo çok farklı.
Öncelikle, bugün yükseköğrenim görüp diploma sahibi olmak eskisine göre çok daha kolay. Ülke genelinde çok sayıda üniversite var ve insanlar geçmişe kıyasla daha az gayretle bir üniversitenin bir bölümünü kazanıp okuyabiliyor. Yetenek, üstün başarı veya seçkin akademik geçmiş gibi unsurlar, artık yükseköğrenime girebilmek için eskisi kadar belirleyici değil. Ancak bu durumun bir bedeli var: Üniversite sayısındaki artış, eğitim kalitesinin düşmesine ve diplomanın değerinin azalmasına yol açıyor. Sonuç olarak, iş hayatına atıldığımızda, diploma artık bize eskisi kadar avantaj sağlamıyor.
Esas sorun ise durum böyleyken hâlâ ebeveynlerin ve toplumun bu gerçeğin farkında olmaması. Hâlâ otuz yıl önceki gibi bir beklentiyle çocukları yükseköğrenime yönlendirmeye çalışıyorlar. Oysa bugün şartlar değişti. Burada yapılması gereken, yükseköğrenimden tamamen vazgeçmek değil elbette. Ama beklentiyi yeniden tanımlamak ve gençleri buna göre hazırlamak gerekiyor.
Öncelikle, yükseköğrenim yalnızca meslek sahibi olma amacıyla tercih edilmemeli. Onu bir sosyo-kültürel kazanım olarak görmek gerekir. Daha önce yaşanmamış bir deneyim, emek verilerek tamamlanan bir süreç, bir çaba olarak değerlendirilmelidir. Mesleki kazanımı sınırlı olsa bile; bakış açısını genişletmesi, farklı görüşler kazandırması, bilgi dağarcığını artırması, farklı coğrafyalardan ve kültürlerden insanlarla tanışma, birlikte yaşama ve çalışmayı öğrenme gibi değerler sunar.
Gençlerin, üniversite eğitimini bu bakış açısıyla değerlendirmesi gerekir. Böylece diplomayı aldıktan sonra, “Elimde diploma var ama kapı kapı iş arıyorum, o kadar yıl boşuna mı okudum?” diyerek hayal kırıklığı ve umutsuzluk yaşamazlar. Çünkü artık diploma, tek başına iş kapılarını açan bir anahtar değil. Onu değerli kılan, eğitim sürecinde edinilen bilgi, beceri, deneyim ve kişisel gelişimdir.
Yükseköğrenim diploması, iş dünyası açısından bugün artık otuz yıl önceki lise diplomasıyla eşdeğer durumda. Yani bir öncelik veya ayrıcalık olmaktan çıkmış, adeta asgari bir gereklilik haline gelmiş. Bu yüzden beklentileri de buna göre düzenlemek gerekiyor. Asıl soru şu: Hayata atılırken, bu diplomanın üzerine ne eklenmeli?
Bu noktada ilk dikkat edilmesi gereken konu, ilişki yönetimi. Günümüzde, neredeyse her seviyeden insanla farklı platformlar üzerinden, tercihinize ve meslek hayatınızdan beklentinize göre kolayca iletişim kurma şansınız var. Yükseköğrenim süresi boyunca, hangi alanda çalışmak veya hangi mesleğe sahip olmak istiyorsanız, o alanda söz sahibi olan ve kendi çevresinde yetkin olarak bilinen kişilerle tanışmaya gayret edin. Bunu; sosyal medyadaki topluluklar, gerçek hayattaki etkinlikler, sivil toplum kuruluşlarının faaliyetleri ya da iş dünyasına hitap eden LinkedIn gibi platformlarda aktif olmak şeklinde gerçekleştirebilirsiniz.
İlişki kurma girişimleri, düzgün bir dil kullanımı, yazma, okuma, konuşma ve fikirlerini net şekilde ifade edebilme gibi temel yeteneklere sahip olmayı gerektirir. Bu nedenle, yükseköğrenim süresince hangi uzmanlık alanında eğitim aldığınızdan bağımsız olarak, bu becerilerinizi geliştirmeye özen gösterin. Bol bol yazı yazın, kitap okuyun, araştırmaları takip edin. Sosyal medyada vakit öldürmek yerine, dünyada neler olduğunu izleyin; kendi alanınızda küresel gelişmeleri takip edin, söz sahibi kişileri belirleyin ve onları izleyin. Sanat, müzik ve kültürel faaliyetlerle yaşamınızı zenginleştirin. Bu, hem ufkunuzu genişletir hem de iletişim yeteneklerinizi güçlendirir.
Elbette iletişim kurmak ve bu alandaki becerileri geliştirmek yeterli değil. Yükseköğrenim hayatınız boyunca, yalnızca üniversitenin sunduğu imkânlarla yetinmemeli; çevrenizde, çevrim içi platformlarda veya ulaşabileceğiniz diğer alanlarda, kendi alanınızla ilgili tecrübe kazanmanızı sağlayacak girişimlerde bulunmalısınız. Bu çalışmaların karşılığında belki ödeme almayacaksınız, hatta küçük maliyetleri olabilir. Ancak bunlar, geleceğiniz için oldukça değerli yatırımlardır. Çünkü hangi üniversiteden mezun olursanız olun, elinizdeki diploma ile başvurduğunuz her işte “tamamen tecrübesiz” konumunda olacaksınız. Sıfırdan başlayacaksınız ve diplomanız tek başına size avantaj sağlamayacak. Fakat kendinizi bu gerçeğe önceden hazırlarsanız, mezuniyet sonrasında başarılı olma şansınız çok daha yüksek olur.
Netice olarak şunu söylemek gerekir: Bugün yükseköğrenim görmüş olmak ve elinizde bir diploma bulundurmak, hayata +1 önde başlamanızı sağlamaz. Nedeni çok basit: Günümüz dünyasında, öyle ya da böyle, her yıl milyonlarca yeni mezun, diplomalı genç iş hayatına katılıyor. Bu kalabalık arasında farklılaşmadığınız sürece, diplomanız tek başına size avantaj kazandırmaz. Bu nedenle, öğrenim hayatınızdaki beklentiyi yalnızca diplomaya bağlamamak ve süreç boyunca çeşitli başka becerilerinizi de geliştirmek büyük önem taşıyor. Ancak bu şekilde, mezuniyet sonrası rekabette öne çıkabilir ve gerçek anlamda güçlü bir başlangıç yapabilirsiniz.