Bir Zamanlar Demokrasiye İnanırdım

Yazar | 4 Haziran 2025

Seçim değil algılar, adalet değil çifte standartlar kazanınca inanç sarsılıyor

Bir zamanlar demokrasiye olan inancım tamdı. Ülkede yaşayanların özgür iradesiyle, ülkeyi en iyi şekilde yönetecek kişileri seçeceklerine inanıyordum. Uzun süre bu inancıma sıkı sıkıya sarıldım; vatandaşlık görevimi yerine getirdim, seçim dönemlerinde sandığa gidip oyumu kullandım.

Benim oy vermediğim bir parti ya da lider seçilmiş olsa bile, herkese eşit mesafede durulacağına, muhaliflere adil davranılacağına inanıyordum. Bu yüzden hiçbir seçim sonucunu sorgulamadım, uyum sağladım.


İnancın Sarsıldığı Yıllar

Bu hissiyatım 20 yıl kadar önce son buldu. Artık siyasi seçimlerin gerçekten adil olmadığına, ciddi hile ve yönlendirmelerin devreye girdiğine dair güçlü bir kanaate sahibim.

Elbette her hile yasa dışı olmak zorunda değil; çoğu zaman her şey yasal çerçeveye uygun görünür. Ancak adil bir seçim için yalnızca “yasa” yetmez; ahlaki bütünlük gerekir.

Örneğin 16 Nisan 2017 referandumu bu çarpıklığın çok açık bir örneğiydi. Mühürsüz zarflarla kullanılan milyonlarca oyun geçerli sayılması, yasaya açıkça aykırıydı. Fakat sonuç iktidarın lehine olduğu için görmezden gelindi. Tersi olsaydı, aynı tolerans gösterilir miydi?

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleri de benzer bir tablo sundu. Muhalefet adayı 80 bin oy farkla kazandı; ama “usulsüzlük” gerekçesiyle seçim tekrarlatıldı. Bu sefer halk daha yüksek sesle konuştu ve 800 bin farkla aynı adayı yeniden seçti.


Seçimler Değil, Algılar Kazanıyor

Seçimlerin eşit ve şeffaf bir ortamda yapılması gerekir. Ancak iktidarın lehine esnetilen kurallarla yürütülen seçimlerin meşruiyeti tartışmalıdır.

Üstelik mesele sadece sandık değil. Çağımızda medya, sosyal medya, teknoloji gibi araçlar da seçmen iradesini yönlendirmek için kullanılıyor.

  • Gerçek dışı haberlerle seçmenin algısı şekillendiriliyor
  • Olmayan “terör operasyonları” organize ediliyor
  • Son dakika “doğal kaynak keşifleri” duyuruluyor
  • Muhalefet sistemli biçimde itibarsızlaştırılıyor

Ve en küçük eleştiri dahi büyük bir suç gibi bastırılıyor.


Siyasi Yasaklarla Temizlenen Alan

İktidara tehdit oluşturabilecek muhalif figürler sistematik olarak hedef alınıyor. Selahattin Demirtaş, Ümit Özdağ gibi isimler yargı kıskacına alındı. Fakat toplum bu isimlerin iktidara gerçekten ortak olma ihtimalini düşük gördüğü için büyük bir direnç oluşmadı.

Ancak Ekrem İmamoğlu örneğinde durum farklıydı. Çünkü halkın gerçek sevgisini kazanan, potansiyel bir iktidar alternatifi haline gelen bir figürdü.

Ne yapıldı?

  • Dört yıllık üniversite diploması iptal edildi
  • Henüz dava açılmadan yolsuzluk iddialarıyla tutuklama süreci başlatıldı
  • Ekibiyle birlikte cezaevine gönderildi

Toplumun bir kesimi bu yaşananlara tepki gösterdi. Ancak iktidar, yapay gündemler yaratarak (PKK’yı bitirme vaatleri, Filistin dramı vs.) dikkati dağıttı. Ekonomik sıkıntılar ise halkı sessizliğe itti.


Gerçek Bir Seçim Kalmadıysa…

Halkın geniş kesimlerinin sevgisini kazanmış bir lider, sistematik müdahalelerle etkisizleştirildi. Toplumun büyük çoğunluğu ya buna inandırıldı ya da yaşadığı ekonomik sıkıntılar nedeniyle ilgisini kaybetti.

Peki bu koşullarda demokrasinin varlığına hâlâ inanabilir miyim?
Halkın özgür iradesiyle ülkeyi yönetecek kişileri seçtiğine güvenebilir miyim?

Bu sorunun cevabını size bırakıyorum.

Yorumlarınızı Bekliyorum !