
Bazen toplum olarak ne kadar büyük bir çelişki içinde yaşadığımızı düşünüyorum. Olayları değerlendirirken gerçeği olduğu gibi açıklamak, her yönüyle analiz etmek ve insanlara düşünme fırsatı vermek yerine daha çok nasıl beğeni toplarım, nasıl alkış alırım diye düşünüyoruz. Bu da bizi popülizme, yüzeyselliğe ve çoğu zaman samimiyetsizliğe sürüklüyor. Gerçekleri söylemek yerine çoğunluğun hoşuna gidecek sözleri seçiyoruz çünkü tepki almaktan, dışlanmaktan ya da alkışların kesilmesinden korkuyoruz.
Bunu özellikle toplumda söz sahibi olan kişilerde çok sık görüyoruz. Gazeteciler, yazarlar, siyasetçiler ve kendilerine akil insan sıfatı yakıştırılan bazı isimler geniş kitleleri etkileyebilecek güce sahip oldukları halde olaylara yaklaşımda büyük bir tutarsızlık sergiliyorlar. Aynı temel prensibe dayanan iki farklı olayda tamamen zıt tutum alabiliyorlar. Bu durum ise beni yalnızca rahatsız etmiyor, aynı zamanda ciddi biçimde sorgulamaya itiyor.
İsrail ile Filistin arasında yaşanan çatışmalar sonrasında, özellikle 7 Ekim sonrası dönemde İsrail karşıtı sert tepkilerin giderek arttığını görüyoruz. Elbette Filistin’deki sivillerin yaşadığı trajedi ve ölümler hepimizin vicdanını yaralıyor. Ancak bu trajedinin boşlukta başlamadığını ve Hamas’ın vahşi saldırılarıyla tetiklendiğini dile getirmekten kaçınan çok sayıda kişi var. İsrail’in şiddeti haklı çıkarılamaz belki ama Hamas’ın eylemleri görmezden gelinerek sadece İsrail’e öfke yöneltildiğinde, burada ahlaki bir tutarlılıktan değil sadece seçici bir öfkeden söz edebiliriz.
Bu yaklaşımı başka bir örnekle daha görünür kılmak istiyorum. Geçtiğimiz günlerde toplu taşıma aracında iki çocuğuyla birlikte seyahat eden bir adam, iki kişi tarafından saldırıya uğradı ve burnu kırıldı. Olay kamuoyunda büyük tepki topladı. Ancak kısa bir süre sonra bazı çevreler saldırganları savunmak için videolar paylaşmaya başladı. Gerekçe olarak da saldırıya uğrayan kişinin olaydan önce bir kıza sözlü olarak bir şeyler söylediği iddia edildi. Yani saldırganların davranışını haklı göstermek için geçmişe dönük bir sebep üretildi. Bu açıklamalar şiddetin arkasında bir neden aramaya ve saldırganları aklamaya yönelikti.
Oysa yukarıdaki iki örnek bizi şu temel soruyla karşı karşıya bırakıyor. Görece gücü az olanın bir eylemi sonrasında her ne olursa olsun, daha güçlü olanın aşırı tepkili ve şiddet dolu karşılığı herhangi bir şekilde meşrulaştırılabilir mi? Bu soruya net ve açık biçimde hayır cevabını veremeyen herkesin, durduğu yeri ve savunduğu değerleri bir kez daha sorgulaması gerekir.
Asıl çarpıcı olan ise şu. Bazı insanlar bir olayda şiddetin sebebini sorgulamak bile istemezken, başka bir olayda şiddet uygulayanı haklı çıkaracak gerekçeler üretmeye çalışıyor. Bu tutarsızlık sadece fikri bir çelişki değil, aynı zamanda ciddi bir ahlaki zafiyettir. Çünkü şiddet kimden gelirse gelsin meşru değildir. Bu ilke yalnızca hoşumuza giden taraflar için geçerli olduğunda değil, herkes için geçerli olduğunda anlam taşır.
Bu çelişkinin altında yatan zihinsel işleyişi anlamaya çalışıyorum. Çünkü ben Filistin yanlısı değilim. Ama aynı şekilde şiddet yanlısı da değilim. Taraf olmamakla birlikte bazı temel ilkelerim var ve en çok da insanların çifte standartlarından sıkılmış durumdayım. Bu nedenle bu sorgulamayı kaleme alma ihtiyacı duydum. Gözlemim şu: Bir yanda sosyal medyada sürekli ölümle, yıkımla, çaresizlikle karşımıza çıkan Filistinli siviller var. Bu görüntüler karşısında birçok insan hiç sorgulamadan, olayların öncesine hiç bakmadan, geçmişi ya da sebep-sonuç ilişkisini değerlendirmeden doğrudan saldırgan olan tarafı suçluyor. Belki de bu, doğal bir vicdani refleks. Fakat aynı kişiler başka bir olayda, örneğin daha küçük bir şiddetolayında, bu kez şiddeti uygulayan tarafı savunmaya başlıyor. Üstelik gerekçeler üretiyor, açıklamalar yapıyor, hatta mağduru sorguluyor.
Bu zihinler nasıl çalışıyor? İnsanlar bir olayda “şiddete hayır” derken, başka bir olayda nasıl “ama o da şunu yaptı” diyerek şiddeti meşrulaştırabiliyor? Cevabın şu olduğunu düşünüyorum: İnsanlar Filistin’deki ölümlerden gerçekten rahatsız oldukları için değil, saldırgan tarafa duydukları öfkeyi kusabilecekleri bir fırsat buldukları için tepki veriyorlar. Yani mesele insani değil, psikolojik bir boşalma hali. Öte yandan başka bir olayda, şiddeti uygulayanın tarafında durmalarının nedeni ise, aslında kendi içlerinde bastırdıkları şiddet arzusunu meşrulaştırmak istemeleri. O yüzden şiddete uğrayanı savunmak yerine saldıranı haklı göstermeye daha meyilli oluyorlar. Çünkü o saldırgan, belki de kendi bastırdıkları benliklerinin dışa vurumu gibi geliyor.
Ben bu çifte standardın başka bir açıklamasını bulamıyorum. Ve bu farkındalık, insanlara olan güvenimi sarsıyor.
Gerçekten adaletli bir toplum istiyorsak önce bu tür çelişkileri fark etmeli ve yüzleşmeliyiz. İlkesel düşünmek, tarafsızca değerlendirme yapabilmek kolay değil ama bir toplumun vicdanı ancak böyle şekillenir.
Gerçek cesaret, popüler olmak değil, doğruyu her koşulda söyleyebilmektir.