
Merhaba
Bu yazımda, genel olarak “nitelikli” eleman bulmakta zorlanan “işveren” kesimi ve çeşitli üniversitlerden mezun olmuş ancak iş bulamayan “yeni mezun işsizler” ile ilgili bazı tespit ve bulgularımı paylaşmak istiyorum.
Yazımın temelini oluşturan bilgi ve birikimimi ülkemizdeki “Bilgi Teknolojileri yani BT” sektöründe elde etmiş olduğum için, diğer sektörlerde farklı bazı dinamikler devreye girebilir ve durumda kısmi de olsa değişiklikler olabilir. Bunun için önceden bilgilendirmek isterim. Ayrıca, bu yazı herhangi bir firma, kurum veya kişiyi hedef almamaktadır.
Öncelikle ülkemizin eğitim poltikası ile ilgili olarak mevcut durumu analiz etmek isterim, bu yüzden sizlerle bazı veriler paylaşmak istiyorum. Yüksek Öğrenim Kurumları açısından durumu inceledğimizde 2002 yılı itibari ile toplam “üniversite” sayımız 70 civarında ike, 2021 yılı itibari ile bu sayı 200 ün üzerindedir. Bunların büyük çoğunluğu da 2006 yılı ile 2011 yılı arasındaki 5 sene içerisinde açılmıştır. (kaynak tasam)
20 yıldan daha az bir sürede bu kurumlarda 3 kat bir artış olduğu gözlenmektedir. Ülkenin nüfusuna baktığımızda ise aynı oranda bir artış görülmüyor. 20 yılda ülkenin nüfus artışı %30 seviyesinde. (kaynak google)
Avrupa’daki gelişmiş ülkelere baktığımızda, toplam nufusa oranla mevcut üniversite öğrencisi sayısı %4 civarında seyretmektedir. Oysa ülkemizde, 2019 yılı itibari ile yapılan değerlendirmede, bu oranın %10 civarında olduğu gözlenmektedir. (kaynak aydınlık.com.tr)
Yukarıdaki verileri değerlendirdiğimizde, ülkemizde olması gerekenin çok üzerinde “Yüksek Eğitim Kurumu” nun faaliyet gösterdiği ve nüfusa oranla çok fazla üniversite öğrencisi olduğu görülmektedir. Bu durum, ülkemizde “fırsat eşitliği” yaratmak adına son 20 yıllık dönemde oluşturulan eğitim politikasının bir sonucu olarak gözlenmektedir. Her ne kadar bu maksat doğru ve teşvik edilmeli gibi görünsede, oluşan “üniversite” ve “üniversite mezunu” enflasyonu dolayısı ile, eğitimdeki kalitenin giderek düştüğü, doğal olarak da “üniversite mezunu işsiz” sayısının da arttığı bir durum oluşmuştur. Bu durum o kadar aşikar hale gelmiştir ki, kendi alanı olmasa dahi, birçok üniversite mezunu gencimiz, önüne gelen her iş fırsatına başvuru yapma ihtiyacı duymakta, ancak, işveren tarafından bu başvurular otomatik olarak red edilmektedir. Toplumda bu red edilişlerden kaynaklı ümitsizlik git gide artış göstermektedir. Bu durumu bireysel olarak vatandaşların çözmesi elbette beklenemez, “kantite” yerine “kalite” yi önemseyen bir eğitim politikası geliştirmek elbette ki devletlerin görevidir.
Benim yukarda tarif ettiğim olumsuz duruma yönelik toplumdaki bireylere tavsiyelerim şunlar olacaktır.
1-Öncelikle ailelerin, çocuklarına “üniversite” okumanın önemini aktarırken “evladım hangi üniversite veya hangi branş olursa olsun yeter ki bir diploman olsun” yaklaşımını terk etmeleri, bunun yerine, çocukların gerçekten ilgi alanlarını bulup yönlendirmeleri
2-Çocuk bireylerin ise, bir üniversite diploması kazanmış olduklarını düşünerek, her şartta her sektörde rahatlıkla bir iş bulabileceklerini düşünmek yerine, kendi kişisel gelişimleri açısından fayda sağlayabilecek alanlara daha lise çağında yönelmeleri, karakterine olumlu yönde katkı sağlayacak sosyal faaliyetlerde bulunmaları
3.Mevcut durumda bir şekilde “üniversite” den mezun olmasına rağmen iş bulamayan kişilerin ise, ellerindeki tek değerin o diploma olmadığını, kendilerinin mutlaka bir alanda faydalı olabilecek kişisel yeteneklere ve karaktere sahip olduklarını fark etmeleri, özgeçmişlerini hazırlarken de bu alanların neler olduğunu açık ve net ifadelerle belirtmeleri
Palo Coelho’nun bir özlü sözü ile yazımı sonlandırırıken, unutmamak gerekir ki, hepimizin en büyük düşmanı “umutsuzluk” dur. Hayata bağlanmak için daima umudumuz olmalı ve gerçekçi hedeflere doğru yürümeliyiz.
“Ok ancak geri çekilerek atılır. Hayat sizi zorluklarla geri çekiyorsa, sizi daha büyük bir şeye fırlatacağı içindir. Nişan almaya devam edin.” – Palo Coelho
Saygılarımla