
GİRİŞ
Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bu satırları kaleme almak benim için kolay değil. İçinde yetiştiğim ülkenin, her zaman adaletin ve mazlumun yanında olduğunu duyarak büyüdüm. Okullarda, meydanlarda, ekranlarda sıkça tekrarlanan bir ifadedir bu:
“Türkiye, zulme uğrayan halkların yanındadır.”
Ancak, yaşanan olaylara nesnel bir gözle bakıldığında, bu söylemin her zaman gerçeği yansıtmadığını görmek insanı derinden üzüyor.
Bu yazıyı bir öfke ya da reddiye metni olarak değil, bir muhasebe ve yüzleşme çağrısı olarak kaleme aldım.
Atatürk’ün dış politikada izlediği “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinden sapmanın bedeli, yıllar içinde hem içeride hem dışarıda yönünü şaşırmış bir Türkiye’yi doğurdu. Atatürk sonrası dönemde Türkiye’nin dünya mazlumlarına olan bakışı, din, etnik kimlik ve siyasi çıkar gibi filtrelerden geçerek şekillendi. Bu durum, dış politikada seçici bir merhamet anlayışını beraberinde getirdi.
Türkiye, jeopolitik olarak Avrupa ile Asya’nın kesişim noktasında, tarihsel olarak da Ortadoğu’da söz sahibi bir ülke. Böyle bir konumda, evrensel bir insan hakları anlayışıyla hareket etmesi beklenirken, zaman içinde dini ve siyasi saiklerle şekillenmiş refleksler ön plana çıktı.
Bu yazıda; Türkiye’nin son 50 yıl içinde dünyada zulme uğrayan halklara nasıl yaklaştığını, kimlere sahip çıkıp kimleri görmezden geldiğini, bu tercihlerde hangi faktörlerin etkili olduğunu ortaya koymaya çalıştım. Amacım ne karalama, ne övgü…
Sadece aynayı tutmak.
Gerçeklerle yüzleşmek, daha adil ve tutarlı bir gelecek inşa etmenin ilk adımıdır.
MÜSLÜMAN MAZLUMLARA DESTEK: SINIRLI AMA YOĞUN
Türkiye’nin gerçekten destek verdiği bazı örnekler:
- Bosna Savaşı’nda Boşnaklar: Hem kamuoyunun hem siyasetin güçlü desteğiyle gündeme alındı.
- Filistin: Sürekli gündemde tutuldu; Gazze için yardım gemileri, mitingler, diplomatik tepkiler verildi.
- Suriye ve Iraklı Arap mülteciler: Milyonlarca kişi sınırdan alındı, barındırıldı, entegrasyon çalışmaları yürütüldü.
- Afganlar: ABD sonrası Taliban’dan kaçanlara insani koridor çağrıları yapıldı.
- Arakanlı Müslümanlar (Rohingyalar): Zaman zaman yardım kampanyaları düzenlendi.
Bu örnekler, Türkiye’nin dış politikasında “ümmet bilinci” ve dini dayanışma kavramlarının öne çıktığını gösteriyor. Ancak mesele Müslüman olmayan, ya da Türkiye’nin siyasi dengeleriyle örtüşmeyen halklar olduğunda sessizlik ya da ilgisizlik devreye giriyor.
GÖRMEZDEN GELİNEN MAZLUMLAR: DİNİ UYMAYANLAR
Pek çok örnek var ama bazı çarpıcı olanlar şunlardır:
- Ruanda’daki Tutsi soykırımı (1994): Hiçbir destek veya diplomatik tepki verilmedi.
- Latin Amerika’daki yerli halkların sömürülmesi ve zorla kaybedilmeleri: Tamamen gündem dışı bırakıldı.
- Afrika’daki Hristiyan topluluklar ve iç savaş mağdurları: Sessizlikle geçiştirildi.
- Ukrayna’daki siviller: Sınırlı açıklamaların dışında insani refleks gösterilmedi.
- Avrupa’da Roman halklarının sistematik ayrımcılığa uğraması: Sessiz kalındı.
Tüm bu örnekler, Türkiye’nin “ezilenin yanında olmak” söyleminin dinî temelli bir filtreleme ile sınırlı olduğunu ortaya koyuyor.
UYGUR TÜRKLERİ: DİLDE TÜRK, POLİTİKADA SESSİZLİK
Çin’in Sincan bölgesinde yaşayan Uygur Türkleri, hem etnik hem dini olarak Türkiye’ye en yakın topluluklardan biri. Ancak Çin ile gelişen ekonomik ilişkiler, Kuşak-Yol projesindeki çıkarlar ve diplomatik baskılar nedeniyle, bu topluluğun dramı Türkiye’de görmezden gelindi.
- Toplama kampları, kültürel asimilasyon ve dinî yasaklar belgelerle ortaya konmuşken,
- Türkiye’den gelen tepki, çoğu zaman cılız ve diplomatik denge gözeten açıklamaların ötesine geçmedi.
KÜRTLER: NE KADAR MAZLUM, O KADAR ŞÜPHELİ
Türkiye’nin en çelişkili yaklaşımlarından biri Kürtlere yöneliktir.
- 1988 Halepçe Katliamı ve 1991 Körfez Savaşı sonrası Iraklı Kürtlerin göçünde Türkiye sınır kapılarını kısmen açsa da, göçmenler içeri alınmadı; sınır kampları kurularak geri tutuldu.
- 2011 sonrası Suriye iç savaşı ile birlikte Arap mülteciler milyonlarca kişiyle kabul edilirken, Kürt nüfusun geçişi terör bağlantısı gerekçesiyle ciddi şekilde kısıtlandı.
Bu seçici yaklaşım, Türkiye’nin zulüm karşısında etnik filtrelerle hareket ettiğinin açık bir göstergesidir.
STRUMA FACİASI: MERHAMETİN SEÇİCİLİĞİNE ACI BİR KANIT
Osmanlı’nın 1492’de İspanya’dan sürülen Yahudilere kucak açması, Türkiye’nin sıkça gururla andığı bir tarihi anıdır. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi, aynı hassasiyetin her zaman sürdürülemediğini gösteren acı örneklerle doludur. Bunlardan en dramatik olanı Struma faciasıdır.
Şubat 1942’de, Nazi zulmünden kaçan 800’ü aşkın Romen Yahudisi, Struma adlı bir gemiyle Filistin’e gitmek üzere yola çıktı. Gemi, İstanbul’a ulaştı ancak arızalı olduğu gerekçesiyle limana sokulmadı. İngiltere Filistin’e geçişlerine izin vermedi. Türkiye de bu insanları haftalarca İstanbul açıklarında limana almadan bekletti.
Nihayetinde gemi motoru çalışmadan Karadeniz’e çekildi. Ertesi sabah bir patlamayla 800’den fazla insan hayatını kaybetti. Yalnızca bir kişi kurtuldu.
Peki, Mustafa Kemal Atatürk o dönemde hayatta olsaydı, bu insanların ölüme terk edilmesine göz yumar mıydı?
Muhtemelen hayır.
Çünkü Atatürk, hayatı boyunca din, dil, etnik köken ayırmaksızın, yardıma muhtaç kim varsa insanlık temelinde el uzatabilen bir liderdi. Struma, sadece bir gemi değil, Türkiye’nin vicdan terazisidir.
SONUÇ: AYNA TUTMAK ZOR AMA GEREKLİ
Türkiye, konumu ve tarihi itibarıyla mazlumlara el uzatma iddiasında olan bir ülkedir. Ancak bu iddia, uygulamada çoğu zaman dinî, etnik ve siyasi filtrelerle sınırlanmış, birçok halk ya göz ardı edilmiş ya da çıkar ilişkilerine kurban edilmiştir.
Filistin’den Bosna’ya kadar güçlü refleksler gösterilirken, Kürtler, Uygurlar, Afrika halkları, Latin Amerika’daki yerli topluluklar ya da Ruanda gibi trajedilerde derin bir sessizlik hâkim olmuştur. Bu tutarsızlık, hem ülkenin dış politikasına hem de kamu vicdanına zarar vermektedir.
Bugün Türkiye gerçekten Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesine dönebilirse, zulmün dini ya da etnik kimliği olmaz diyerek insanlık temelinde politika üretirse, dünya mazlumlarının umudu olabilir.
Eğer tüm bu yaşananlar Atatürk’ün sağ olduğu dönemlerde olsaydı, bu şekilde sirayet eder miydi?
Muhtemelen hayır.
Atatürk, nerede yardıma muhtaç bir insan varsa, inancı ya da kökeni ne olursa olsun onun elinden tutmayı ilke edinmiş bir liderdi.
KAYNAKÇA
- Erbakan, Savaş, Filistin ve Dış Politika, İletişim Yayınları
- Human Rights Watch ve Amnesty International raporları (2000–2024 arası)
- Ayşe Hür, Struma Faciası: Sessizliğin Bedeli, Radikal Gazetesi Arşivi
- Taner Akçam, Türkiye’nin İnsan Hakları Politikaları
- TRT Arşiv, Bosna Savaşı Belgesel Serisi
- UNHCR – Global Trends: Forced Displacement (1990–2022)
- Bülent Aras, Türkiye’nin Ortadoğu Politikası
- Taha Akyol, Atatürk ve Dış Politika